Zürih'e trenle geldim — İtalya'dan, Como Gölü rotasından, Alplerin içinden geçerek. Bu tren yolculuğu tek başına bir deneyim: tüneller, vadiler, köprüler, göller. Pencereden Alpler göründüğünde nefesim
Zürih'e trenle geldim — İtalya'dan, Como Gölü rotasından, Alplerin içinden geçerek. Bu tren yolculuğu tek başına bir deneyim: tüneller, vadiler, köprüler, göller. Pencereden Alpler göründüğünde nefesim kesildi. Fotoğraflarda binlerce kez görmüştüm ama gerçeği farklıydı — daha büyük, daha keskin, daha gerçek. Zirveler kar altında parlıyordu, yamaçlar yeşildi, vadilerde küçük köyler uyuyordu. Doğa burada insan yapımına üstün, insan boyutunu hatırlatıyor.
Zürich Hauptbahnhof — şehrin merkez istasyonu, Avrupa'nın en büyüklerinden biri. Görkemli bir bina, yüksek tavanlar, kalabalık ama düzenli. Dışarı çıktım ve ilk izlenim: temizlik. Her şey pırıl pırıl, çöp yok, graffiti yok, dağınıklık yok. İnsanlar düzenli yürüyor, kimse bağırmıyor, klakson sesi yok. Garip bir sessizlik — büyük şehir gürültüsünden sonra kulakları rahatsız eden bir sessizlik.
Şehir merkezine yürüdüm. Her şey temiz, düzenli, pahalı. Bir kafeye girdim, kahve söyledim, fiyatı gördüm: 6 frank. Türk lirasıyla hesapladım, cüzdanım ağladı. İstanbul'da bu parayla üç öğün yemek yenirdi. Ama ne yapacaksın, İsviçre burası. Kahvemi içtim, kaliteli olduğunu itiraf ettim, göl kenarına yürüdüm.
İsviçre mükemmeliyetçiliğin ülkesi. Trenler dakikasında — beş dakika gecikme skandal. Çimenler biçilmiş, evler boyalı, yollar pürüzsüz. Her şey planlanmış, hesaplanmış, optimize edilmiş. Ama bu mükemmellik bazen soğuk geliyor. Spontanlık yok, kaos yok, sürpriz yok. Her şey çok düzenli, belki de çok sıkıcı.
Zürichsee — Zürih Gölü — şehrin kalbinde, mavi sular, beyaz yelkenler, yeşil yamaçlar. Göl kenarına oturdum, bir banka, yanımda kuğular yüzüyor, uzakta Alpler görünüyor. Güneş vardı, sıcak değil ılık, İsviçre güneşi böyle — nazik, ölçülü, tıpkı İsviçreliler gibi. Bir saat oturdum, hiçbir şey yapmadan, sadece bakarak. Pahalı kahvenin parasını çıkardım sanki.
Altstadt'a yürüdüm — eski şehir, dar sokaklar, ortaçağ binaları, kiliseler. Grossmünster — ikiz kuleli katedral, Zürih'in simgesi. İçeri girdim, sade, Protestan, süs yok, heykel yok, sadece taş ve ışık. Zwingli burada vaaz vermiş, Reform hareketinin öncülerinden biri. Dini tarih ağır burada, hissediliyor.
Öğleden sonra Bahnhofstrasse'de yürüdüm — dünyanın en pahalı caddelerinden biri, belki en pahalısı. Rolex, Cartier, Louis Vuitton, Prada, Gucci... Vitrinler müze gibi, fiyat etiketleri yok — sorman gerekiyor, soracak kadar zenginsen. Vitrinlere baktım, içeri girmedim. Zaten girsem ne olacak? Bakacağım, çıkacağım, utanacağım. Daha iyi böyle, dışarıdan hayran olmak.
İsviçre bankaları burada — dünyaca ünlü gizlilik, dünyaca ünlü para, dünyaca ünlü skandallar. Her köşede bir banka şubesi, her binada bir finansal kurum. Para burada akar, görünmez ama hissedilir. Sokakta yürüyen insanların yarısı bankacı olmalı, diğer yarısı bankacılara servis yapıyor.
Bir restoranda öğle yemeği yedim — İsviçre usulü, fondue değil, basit bir sandviç ve salata. Hesap geldi: 35 frank. Neredeyse boğulacaktım. Ama lezzetliydi, malzeme kaliteliydi, porsiyon yeterliydi. İsviçre'de ucuz yemek yok, ama kötü yemek de yok. Aldığınız parayı veriyorsunuz.
Zürih'te para her yerde — vitrinlerde, bankalarda, restoran hesaplarında, insanların kıyafetlerinde. Ama paradoks şu ki, para burada göze batmıyor. Zenginlik gösterişsiz, lüks sessiz, servet saklanıyor. İsviçreliler zenginliklerini sergilemez, saklar. Bu bir kültür, bir gelenek, belki de bir taktik.
Akşama doğru Lindenhof tepesine çıktım — şehrin en güzel manzara noktası, Altstadt'ın tepesinde, küçük bir park. Burada Roma kalesi varmış bir zamanlar, şimdi sadece ağaçlar ve banklar. Eski şehrin panoraması önümde: çatılar, kiliseler, nehir, göl. Limmat Nehri şehri ikiye bölüyor, köprüler iki yakayı birleştiriyor, akşam güneşi her şeyi altına boyuyor.
Güneş batarken Alpler pembeye döndü — alpenglow diyorlar, dağların gün batımında pembe-turuncu-mor renklerine bürünmesi. Karlar parlıyordu, gökyüzü renk değiştiriyordu, şehir sessizleşiyordu. On dakika durdum, baktım, nefes aldım. İşte bu an, tüm kahve paralarına değdi. Bazı şeyler parayla ölçülmez.
Gece Niederdorf'ta yürüdüm — eski şehrin eğlence mahallesi, barlar, restoranlar, gece hayatı. İsviçre standardına göre "çılgın" ama başka ülkelere göre gayet sakin. Bir bara girdim, İsviçre birası söyledim, fiyatını sormadım — sormak acıtıyor. İçtim, yerel halkı izledim. Genç profesyoneller, zarif kadınlar, bankacı erkekler. Herkes şık, herkes düzgün, herkes ölçülü. Sarhoş yok, kavga yok, gürültü yok.
Bardan çıkarken gökyüzüne baktım. Yıldızlar görünmüyordu — şehir ışıkları örtüyordu. Ama biliyordum ki şehrin dışında, Alplerin üzerinde, evrenin tüm yıldızları parlıyordu. İsviçre böyle bir yer: şehirde medeniyet, dışarıda vahşi doğa. İki dünya yan yana, birbirini tamamlıyor.
Zürih, yaşamak için değil ziyaret etmek için güzel. Belki zengin olsam düşüncem değişirdi — bir göl evi, Alp manzarası, İsviçre pasaportu. Ama şimdilik bu bütçeyle, iki gün yeter. İki gün mükemmelliği görmek, iki gün temizliği solumak, iki gün fiyatlardan şikâyet etmek. Sonra gitmek, daha ucuz ülkelere, daha kaotik şehirlere, daha gerçek hayata.
Ama o alpenglow'u, o pembe dağları, o sessiz gölü unutmayacağım. Bazı anılar fiyat etiketinden büyük.