Prag'a gece yarısı vardım. Tren istasyonundan çıktığımda şehir çoktan uykuya dalmıştı ama sokak lambaları sarı ışıklarıyla beni karşıladı. Bavulumu çekerek dışarı çıktım, tekerleklerin parke taşlarda ç

Prag'a gece yarısı vardım. Tren istasyonundan çıktığımda şehir çoktan uykuya dalmıştı ama sokak lambaları sarı ışıklarıyla beni karşıladı. Bavulumu çekerek dışarı çıktım, tekerleklerin parke taşlarda çıkardığı ses gece sessizliğinde yankılandı. Soğuk değildi, ama havada bir nemlilik vardı — Vltava Nehri'nin nefesi, yüzyıllardır bu sokakları saran o tanıdık rutubet. İlk nefesimde Prag'ı içime çektim: taş, su, eski ahşap ve bir parça gizemli bir şey — belki simyanın kalıntıları, belki ortaçağ büyüsünün son zerreleri.

Tren istasyonunun art nouveau cephesi arkamda kaldı. Önümde Prag uzanıyordu — karanlık ama canlı, uyuyor gibi yapan ama aslında gözlerini kısmış, yeni geleni süzen bir şehir. Bavulumu bıraktığım hostele giden yolu haritadan buldum ama haritaya bakmamaya karar verdim. Kaybolmak istiyordum. Bu şehirde kaybolmak, bulunmaktan daha değerli geliyordu.

Karlov Köprüsü'ne vardığımda saat gece yarısını çoktan geçmişti. Köprü neredeyse boştu — birkaç gece kuşu, bir çift sarhoş turist, köşede gitar çalan bir sokak müzisyeni. Gündüz bu köprü insan seline boğuluyor, omuz omuza ilerlemek bile zorlaşıyordu. Ama gece, köprü kendine dönüyordu, asıl kimliğine kavuşuyordu.

Prag, Avrupa'nın en fotojenik şehri diye anılıyor. Her köşesi bir kartpostal, her açısı bir film karesi. Ama Prag'ın gerçek güzelliği fotoğraflara sığmaz. Çünkü bu şehrin büyüsü gözle değil, ruhla algılanır. Fotoğraf makinenizi indirin, gözlerinizi kapayın, dinleyin. İşte o zaman Prag sizinle konuşmaya başlar.

Ayaklarımın altındaki taşları düşündüm. Bu taşlar altı yüz yıldır buradaydı. 1357'de IV. Karl'ın emriyle döşenmeye başlanmış, yarım asır sürmüş inşaatı. Krallar geçmişti buradan, kutsal Roma imparatorları, haçlı şövalyeleri, veba kurbanlarının cenazeleri. Otuz Yıl Savaşları'nda bu köprüde kan akmış, İsveçliler şehri buradan almaya çalışmış. Protestanlar ve Katolikler bu taşların üzerinde çatışmış. Sonra komünistler gelmiş, Sovyet tankları bu köprüden geçmiş, Kadife Devrim'de özgürlük yürüyüşleri yapılmış. Ve şimdi ben — tarihsiz, önemsiz, isimsiz bir gezgin — aynı taşlara basıyordum.

Köprünün iki yanında otuz heykel dizilmiş — barok azizler, ıstırap dolu yüzler, göğe uzanan eller. Gece ışıklandırmasında hepsi daha dramatik görünüyordu, gölgeleri uzamış, ifadeleri derinleşmişti. En ünlüsü Aziz John Nepomuk'un heykeli — efsaneye göre heykelin altındaki bronz kabartmaya dokunan herkesin Prag'a geri döneceği söyleniyor. Dokundum. Bronz parlak ve pürüzsüzdü, milyonlarca elin sürtünmesinden aşınmış. Geri dönecek miyim? Bilmiyorum. Ama bir parçam burada kalacak, bu kesin.

— ✦ —

Ertesi sabah Eski Şehir Meydanı'na yürüdüm. Astronomik saatin önünde küçük bir kalabalık birikmeye başlamıştı — her saat başı işleyen bu altı yüz yıllık mekanizmayı görmek için. Saat 1410'da yapılmış, dünyanın hâlâ çalışan en eski astronomik saati. Üç kadranı var: biri Orta Avrupa zamanını, biri eski Bohemya zamanını, biri de Babil zamanını gösteriyor. Güneşin ve ayın burçlar kuşağındaki konumunu, ufkun üzerindeki yüksekliğini, gece gündüz uzunluğunu — hepsini bu karmaşık dişli sistemi hesaplıyor.

Saat tam on birde çalmaya başladı. Üstteki pencereler açıldı, on iki havari teker teker göründü, İsa'nın önünde eğildi, kayboldu. Alttaki figürler hareket etti — Kibir aynasına baktı, Cimrilik kesesini saydı, Ölüm çanını çaldı, Şehvet peçesini kaldırdı. Bir horoz öttü, çanlar çaldı, pencereler kapandı. Altı yüz yıldır, her saat başı, aynı gösteri. Savaşlar, salgınlar, işgaller, devrimler — hiçbiri bu saati durdurmamış. Zaman her şeyi götürüyor ama zamanın kendisi kalıyor.

Bu saat bana zamanın göreceliliğini hatırlattı. Altı yüz yıl, bir insan için hayal bile edilemez ama bu saat için sadece altı yüz kez yüz bin tıkırtı. Biz ölümlüler zamanı yıllarla ölçüyoruz; taşlar ve dişliler için zaman sadece hareket, sürtünme, aşınma. Ve bir gün bu saat da duracak — ama o gün henüz gelmedi.

Meydanı çevreleyen binaları inceledim. Gotik, Barok, Rokoko, Art Nouveau — her dönemin bir temsilcisi burada, yan yana, uyum içinde. Prag'ın savaşlarda neredeyse hiç bombalanmamış olması bir mucize. İkinci Dünya Savaşı'nda Naziler şehre girmiş ama fazla zarar vermemişler. Soğuk Savaş'ta şehir Demir Perde'nin ardında kalmış, modernleşme dalgasından korunmuş. Sonuç: Avrupa'nın en iyi korunmuş ortaçağ şehirlerinden biri. Lanet mi nimet mi? Her ikisi de galiba.

Josefov'a, eski Yahudi Mahallesi'ne yürüdüm. Burada bir zamanlar Avrupa'nın en kalabalık Yahudi cemaati yaşıyordu. Dar sokaklar, üst üste yığılmış binalar, mezarlıkta bile yer kalmadığı için katman katman gömülen cesetler. Hitler bu mahalleyi yıkmak yerine korumaya karar vermiş — "yok edilmiş bir ırkın müzesi" olarak. Planı tamamlayamamış, savaş bitmiş, ama planlı bir vahşetin izleri hâlâ burada. Eski Yahudi Mezarlığı'nda on iki bin mezar taşı var ama altında yüz bin ceset yatıyor. Taşlar eğri büğrü, birbirine yaslanmış, sanki ölüler bile bu dar alanda yer kavgası ediyor.

— ✦ —

Öğleden sonra bir pivnice buldum — geleneksel Çek bira evi. Yeraltı katına iniliyordu, tavanlar kemerli, duvarlar nemli, ışık loş. Bir köşeye oturdum, Pilsner Urquell söyledim. Bira geldiğinde köpüğü parmak kalınlığında, rengi altın sarısı, kokusu ekşi maya ve taze şerbetçiotu. İlk yudumda anladım neden Çekler kişi başı bira tüketiminde dünya birincisi — bu bir içki değil, bir yaşam biçimi.

Yanımdaki masada yaşlı bir adam satranç oynuyordu — kendi kendine. İki tarafı da o yönetiyordu, her hamleden sonra masanın öbür tarafına geçiyor, sandalye değiştiriyor, yeni perspektiften bakıyordu. Belki içindeki iki sesi barıştırmaya çalışıyordu. Belki de sadece yalnızlığı oyuna dönüştürmüştü. Bir saat boyunca izledim, birbirimizle tek kelime konuşmadan. Arada bakıştık, başla selamlaştık, her biri kendi dünyasında kaldı.

Üçüncü biramı bitirirken adam kazandı. Hangi tarafı kazandı bilmiyorum — beyazlar mı, siyahlar mı — ama gülümsedi. Taşları kutuya koyarken elleri titriyordu, parkinson belki, ya da sadece yaşlılık. Ama gülümsemesi gençti, zafer kazanmış bir çocuğun gülümsemesi. Ve ben o gülümsemenin fotoğrafını çekmedim. Çünkü bazı anlar sadece hafızada saklanmalı. Fotoğraf onları öldürüyor, dondurulmuş bir ana hapsediyor. Hafıza ise onları yaşatıyor, her hatırlamada yeniden yaratıyor, biraz değiştiriyor, biraz güzelleştiriyor.

Bir yabancıyla paylaştığınız sessizlik, bazen en yakın dostunuzla paylaştığınız sohbetten daha derin olabiliyor. Çünkü o sessizlikte beklenti yok, açıklama yok, savunma yok. Sadece iki yalnızlık var, birbirini tanıyan, selamlayan, kendi yoluna giden.

Akşam Prag Kalesi'ne tırmandım. Hradçany Tepesi'nden şehir bir maket gibi görünüyordu — yüzlerce kırmızı çatı, onlarca sivri kule, binlerce pencerede binlerce ışık. Vltava Nehri şehri ikiye bölüyordu, köprüler iki yakayı birleştiriyordu, ışıklar suda yansıyordu. Prag, bir masaldı. Kafka'nın kâbuslarının, Rilke'nin şiirlerinin, Smetana'nın melodilerinin masalı. Ve ben bu masalın içindeydim, bir karakter değil, sadece bir tanık, sessiz bir gözlemci.

Kale kompleksini gezdim. Aziz Vitus Katedrali'nin gotik kemerleri göğe uzanıyordu, karanlıkta bile heybetli, karanlıkta belki daha heybetli. Altın Sokak'tan geçtim — bir zamanlar simyacıların çalıştığı, kralın altın yapma hayaliyle dolu bu dar geçit. Kafka burada yaşamış bir süre, 22 numarada. Şimdi hediyelik eşya dükkânı. Her şey hediyelik eşya dükkânına dönüyor sonunda.

Gece yarısı hostele döndüm. Yatakta uzandım, gözlerimi tavana diktim. Prag dışarıda yaşamaya devam ediyordu — uzakta bir tramvay zili, yakında bir kahkaha, bir yerde çalan bir klarnet. Bu şehir altı yüz yıldır buradaydı, ben ise sadece birkaç gün. Ama o birkaç gün, belki bir ömre bedel anılar biriktirmişti. Çünkü önemli olan süre değil, yoğunluk. Önemli olan kaç gün yaşadığınız değil, o günleri nasıl yaşadığınız.

Ve ben, Prag'ın taş kaldırımlarında kaybolarak, belki de kendimi biraz bulmuştum.