Lizbon yedi tepe üzerine kurulu derler. Yalan. En az on beş tepe var. Bacaklarım şahit, ayak bileklerim tanık, dizlerim isyan halinde. Alfama'nın dar sokaklarında tırmanırken, Portekizlilerin neden hep
Lizbon yedi tepe üzerine kurulu derler. Yalan. En az on beş tepe var. Bacaklarım şahit, ayak bileklerim tanık, dizlerim isyan halinde. Alfama'nın dar sokaklarında tırmanırken, Portekizlilerin neden hep ince olduğunu anladım — burada yaşamak günde on kilometre yürümek demek, üstelik yarısı yokuş, çeyreği merdiven, geri kalanı dik rampa. Düz zemin burada lüks, istisnai, neredeyse tuhaf.
Havaalanından şehre inerken ilk izlenim: nostalji. Eski tramvaylar, solmuş cepheler, yıkılmaya yüz tutmuş ama hâlâ ayakta binalar. Lizbon zengin bir şehir değil — Avrupa'nın batı ucunda, biraz unutulmuş, biraz ihmal edilmiş. Ama bu fakirlikte bir güzellik var, bu çürümede bir şiir. Yüzlerce yıllık duvarlar hâlâ ayakta çünkü yıkılacak para yok, restore edilecek bütçe yok. Ve paradoks şu ki, tam da bu yüzden şehir otantik kalmış, modernlik canavarına yem olmamış.
Lizbon'u anlamak için iki şeyi bilmek lazım: saudade ve azulejo. Saudade, tarifi imkânsız bir özlem — geçmişe, kaybedilene, olabilecek olana duyulan bir hasret, ama acı değil, tatlı acı. Azulejo ise her yerde gördüğünüz mavi-beyaz çiniler — duvarlarda, kiliselerde, tren istasyonlarında, bazen bir sokak köşesinde, bazen bir bakkal dükkânında. İkisi de Portekiz ruhunun yansıması, biri görünmez, biri her yerde.
İlk sabah Alfama'ya çıktım — şehrin en eski mahallesi, Arap döneminden kalma, dar sokakları labirent gibi, haritayla bile kayboluyorsunuz. Sokaklar bazen merdivene dönüşüyor, merdivenler bazen tünele, tüneller başka sokaklara açılıyor. Evlerin arasından asılmış çamaşırlar, kapı önlerinde oturan yaşlı kadınlar, açık pencerelerden yükselen radyo sesleri. Turist yok denecek kadar az — çünkü buraya çıkmak için ter dökmek lazım, kolay değil.
Bir manzara noktasına çıktım — miradouro diyorlar, şehrin her yerine serpiştirilmiş tepeler, hepsinde bir teras, hepsinde kahve satan biri. Şehir ayaklarımın altında yayılıyordu — kırmızı çatılar, beyaz duvarlar, Tejo Nehri ufukta, köprü silueti uzakta. Bir kahve aldım, banka oturdum, hiçbir şey yapmadım. Seyahat bazen hiçbir şey yapmamak, sadece bakmak, sadece olmak.
Tramvay 28'e bindim — Lizbon'un sembolü, sarı-beyaz eski vagonlar, dar sokaklarda gıcırdayarak ilerleyen, turiste ve yerleşiğe eşit davranan. Başta turist aracı sandım ama hayır, yerli halk da kullanıyor, okula giden çocuklar, işe giden memurlar, pazara giden kadınlar. Tramvay durağında beklerken yanıma yaşlı bir adam geldi, şapkasını çıkardı, selamladı. Portekizce bir şeyler söyledi, anlamadım, gülümsedim, o da gülümsedi. İletişim bazen kelimelerin ötesinde.
Tramvay geldiğinde içeriye daldık — tahta koltuklar, pirinç tutamaklar, tahta döşeme. Şoför bir sanatçı gibi direksiyon kullanıyordu, keskin virajlarda hız kesmiyor, dar geçitlerde santimlerle kaçırıyor. Pencerelerden ev içleri görünüyordu — bir kadın ütü yapıyor, bir adam gazete okuyor, bir çocuk ödev çözüyor, bir kedi pencere kenarında uyuyor. Hayatın kendisi, filtre yok, poz yok, sadece gerçek.
Tramvay 28, bir ulaşım aracından öte. Bir zaman makinesi, bir sinema perdesi, bir sosyoloji dersi. On beş dakikalık yolculukta Lizbon'un tüm katmanlarını görüyorsunuz — zengin ve fakir, eski ve yeni, turist ve yerli. Ve anlıyorsunuz ki bu şehir, zıtlıkların uyum içinde yaşadığı bir yer.
Belém'e gittim — şehrin batısında, Tejo Nehri'nin denize döküldüğü yerde. Burada Portekiz'in altın çağı yaşıyor — keşif gemileri buradan kalkmış, Vasco da Gama, Magellan, Cabral. Keşifler Anıtı denize bakıyor — taş geminin başında Henry Navigator, arkasında kaşifler, haritacılar, misyonerler. Zafer mi, sömürge suçu mu? Bakış açısına bağlı. Tarih karmaşık, basit yargılarla anlaşılmıyor.
Jerónimos Manastırı'na girdim — Manuelin gotik, dantel gibi işlenmiş taş, detayları saymak imkânsız. Vasco da Gama'nın mezarı burada, basit bir lahit, altında okyanuslara açılan adam yatıyor. Baharat yolunu bulmuş, Portekiz'i zengin etmiş, sonra unutulmuş. Şimdi turistler fotoğraf çekiyor, hiçbiri kim olduğunu bilmiyor.
Pastéis de Belém'e girdim — 1837'den beri açık, pastéis de nata'nın mucidi. Sıra vardı ama hızlı akıyordu. Tezgâha yaklaştım, "dois" dedim, iki tane. Sıcak geldiler, hafif yanık kenarlar, kreması aktı, üzerine tarçın ve pudra şekeri serptim. İlk ısırık: çıtır hamur, kremşanti karamel, hafif yumurta kokusu. Yanında espresso — kısa, güçlü, şekersiz. Cennet buysa, cehenneme gerek yok.
Akşam Bairro Alto'ya çıktım — gece hayatının merkezi, barlar, restoranlar, fado evleri. Fado, Portekiz'in blues'u — hüzünlü şarkılar, akustik gitar ve Portekiz gitarı eşliğinde, karanlık barlarda söylenen. Saudade'nin sesli hali.
Küçük bir bar buldum — adını bilmiyorum, tabelası yoktu belki de, sadece kapıda "fado" yazan bir kağıt. İçeri girdim, yarı karanlık, duvarlar eski afişlerle kaplı, tavan alçak, hava dumanlı. Bir masaya oturdum, şarap söyledim — Portekiz şarabı, vinho verde, hafif, ferah.
Şarkıcı çıktı — kırk yaşlarında bir kadın, siyah elbise, sade makyaj, gözleri kapalı. İki müzisyen yanında, biri klasik gitar, biri Portekiz gitarı — on iki telli, mandoline benzeyen, hüzünlü sesli. Kadın şarkı söylemeye başladı ve bar dondu. Konuşmalar kesildi, bardaklar havada kaldı, herkes dinledi.
Portekizceden tek kelime anlamıyordum ama her şeyi hissediyordum. Müzik evrensel diyorlar, klişe ama doğru. O kadının sesinde bir kayıp vardı, bir özlem, bir arayış. Ne kaybettiğini bilmiyordum ama kaybın ne olduğunu biliyordum. Hepimiz bir şeyler kaybettik, hepimiz bir şeyleri özlüyoruz. Fado bu evrensel duyguyu sese dönüştürüyor.
Şarkı bitti, sessizlik oldu, sonra alkış. Kadın gözlerini açtı, hafifçe eğildi, geri çekildi. Ben orada iki saat oturdum, üç şarkıcı daha dinledim, şarabımı yudumladım. Dışarı çıktığımda gece yarısını geçmişti, sokaklar hâlâ kalabalıktı, barlardan müzik taşıyordu.
Lizbon, yorucu ama bağımlılık yapan bir şehir. Her gece "yarın dinlenirim" dedim, her sabah yine sokaklara çıktım, yine tepelere tırmandım, yine yokuşlarda terledim. Bacaklarım ağrıdı, ayaklarım şişti, ama durduramadım kendimi. Çünkü bu şehrin bir çekimi var — nostaljik ama canlı, fakir ama zengin, yorucu ama dinlendirici. Saudade bulaşıcı, bir kez kapılınca bırakmıyor.
Havaalanına giderken pencereden son kez baktım. Tejo parlıyordu, çatılar kızarıyordu, bir yerde tramvay zili çalıyordu. Lizbon'u özleyeceğimi biliyordum — daha gitmeden özlüyordum bile. İşte saudade bu: henüz kaybetmeden özlemek.