Kopenhag'da bisiklet kullanmak, İstanbul'da araba kullanmak gibi — herkes yapıyor, kurallar var, ama yabancılar için kabus. Bisiklet yolları ayrı, trafik ışıkları ayrı, hatta bisiklet otoparkları var.
Kopenhag'da bisiklet kullanmak, İstanbul'da araba kullanmak gibi — herkes yapıyor, kurallar var, ama yabancılar için kabus. Bisiklet yolları ayrı, trafik ışıkları ayrı, hatta bisiklet otoparkları var. Şehrin yarısı bisikletle işe gidiyor, üç yüz kilometre bisiklet yolu var, arabaların sayısı bisikletlerden az. Bu bir şehir değil, bisiklet cenneti.
Havaalanından şehre metro ile geldim. İlk izlenim: düzen. Her şey yerli yerinde, temiz, sessiz. İnsanlar bekliyor ama sabırsızlanmıyor. Telefon bakmıyor, konuşmuyor, sadece bekliyor. Danimarka disiplini, İskandinav sakinliği. Tuhaf geldi başta, sonra alıştım, sonra sevdim.
İlk gün bir bisiklet kiraladım — şehri anlamanın tek yolu bu. Kiralama dükkânı her köşede var, fiyatlar makul. Bisikleti aldım, bindim ve... ilk beş dakikada üç kez düşecektim. Sorun neydi? Ben değildim, trafik değildi — sistemi anlamamıştım. Bisiklet yolunda durursanız arkadan çarpıyorlar, sinyal vermeden dönmek yasak, sollamak için arkaya bakmak şart. Danimarkalılar arkamdan bakıp gülümsedi — kibarca, alay etmeden, anlayışla.
Bu şehirde herkes bisiklet kullanıyor — takım elbiseli işadamları, topuklu ayakkabılı kadınlar, çocuk taşıyan anneler. Bisiklet bir araç değil, uzuv gibi. Dört yaşında binmeyi öğreniyorlar, sekseninde hâlâ sürüyorlar. Yağmurda, karda, fırtınada — hava ne olursa olsun bisiklet. Bu bir ulaşım tercihi değil, bir yaşam felsefesi.
Alıştım yavaş yavaş. Önce yavaş sürdüm, sonra hızlandım, sonra akışa katıldım. Bisiklet kullandıkça şehri daha iyi anladım — yaya olarak göremediğiniz detayları görüyorsunuz, araba olmadığı için sessizliği duyuyorsunuz, rüzgârı yüzünüzde hissediyorsunuz. Kopenhag bisikletle keşfedilmek için tasarlanmış.
Nyhavn'a pedal çevirdim — renkli evlerin sıralandığı meşhur liman, kartpostallardaki Kopenhag. Turistik ama güzel. On yedinci yüzyılda liman olarak inşa edilmiş, gemicilerin, fahişelerin, sarhoşların yeri. Şimdi restoranlar, kafeler, turist grupları. Bisikletimi park ettim — bisiklet parkı her yerde, hatta kanala atılmış bisikletler de var, içmeyi abartanlar atmış olmalı.
Bir kanalın kenarına oturdum, bacaklarımı sallandırdım. Güneş vardı — İskandinav standardına göre mucize. Bir sosisli sandviç aldım, pølse, Danimarka'nın fast food'u. Domuz sosisi, hardal, turşu, kızarmış soğan, yumuşak ekmek. Basit ama lezzetli. Yanında bir bira — Carlsberg, yerel marka.
Etrafı izledim. Turist tekneleri kanal turuna çıkıyordu, güvertesinde insanlar el sallıyordu. Bisikletliler geçiyordu, anneler bebek arabası gibi bisiklet sepetinde çocuk taşıyordu. Müzisyenler çalıyordu, çocuklar koşturuyordu, yaşlılar bankta oturuyordu. Hayat akıyordu, sakin, düzenli, mutlu.
Hans Christian Andersen burada yaşamış — Nyhavn 67 numara. Küçük Deniz Kızı, Çirkin Ördek Yavrusu, Kibritçi Kız — hepsi bu sokaklarda hayal edilmiş. Şimdi heykeli Langelinie'de duruyor, Küçük Deniz Kızı, dünyanın en ünlü heykellerinden biri. Görmek için bisiklete bindim, sahil boyunca sürdüm.
Heykel beklediğimden küçüktü — sadece 1.25 metre. Etrafında turistler fotoğraf çekmek için kuyruk oluşturmuştu. Ben uzaktan baktım, yaklaşmadım. Bazı şeyler uzaktan daha güzel. Ve bazı hikâyeler, heykelden daha büyük.
Akşama doğru Christiania'ya sürdüm — özgür şehir, 1971'den beri otonom. Hikâyesi ilginç: eski bir askeri kışla, boşaltılınca evsizler, hippiler, sanatçılar işgal etmiş. Danimarka hükümeti yıkmak yerine tanımış, özerk bölge ilan etmiş. Şimdi bin kişi yaşıyor, kendi kuralları, kendi ekonomisi, kendi kültürü.
Girdim. İlk şey: fotoğraf çekmek yasak. Tabelalar her yerde uyarıyor. İkinci şey: esrar kokusu. "Pusher Street" denen sokakta açıkça satılıyor — Danimarka'da yasadışı ama Christiania'da görmezden geliniyor. Üçüncü şey: sanat. Duvarlar graffitiyle kaplı, heykeller her yerde, müzik her köşeden geliyor.
Yürüdüm, gezdim, izledim. İnsanlar farklıydı — giyimleri, tavırları, enerjileri. Ana akımdan kopmuşlar, kendi dünyalarını kurmuşlar. Bazıları bana baktı, bazıları görmezden geldi. Turist olduğum belliydi ama kimse rahatsız olmadı. Özgürlük, başkasını yargılamamayı da içeriyor.
Dönerken bisikletle şehri turladım. Amalienborg Sarayı — kraliçenin evi, koruma değişimi turistlerin favorisi. Rosenborg Kalesi — Rönesans mimarisi, kraliyet mücevherleri. Tivoli Bahçeleri — dünyanın en eski eğlence parklarından biri, 1843'ten beri açık.
Güneş batarken bir banka oturdum. Bisikletim yanımda, şehir önümde. Kopenhag bana huzur vermişti — belki bisikletler, belki düzen, belki insanlar. Bu şehir stres tanımıyor, acele tanımıyor, kaos tanımıyor. Her şey yavaş, planlı, ölçülü.
Kopenhag, dünyada en mutlu şehir diyorlar — araştırmalar, anketler, istatistikler. Neden mi? Belki bisikletler, bedeni hareket ettirmek ruhsal sağlığı iyileştiriyor. Belki sosyal güvenlik, kimse yarından endişelenmiyor. Belki eşitlik, herkes aşağı yukarı aynı seviyede yaşıyor. Belki de sadece beklentileri düşük tutmak — Danimarkalılar fazla bir şey beklemiyor, bu yüzden hayal kırıklığı yaşamıyor.
Ya da belki mutluluk bir seçim. Ve Danimarkalılar, mutlu olmayı seçmiş.