Dubrovnik'e sabah 5'te vardım. Kasıtlıydı — turistler uyanmadan surları yürümek istiyordum. Gece otobüsüyle geldim, Split'ten, Dalmaçya kıyısı boyunca altı saat. Otobüs terminali şehrin dışında, eski ş
Dubrovnik'e sabah 5'te vardım. Kasıtlıydı — turistler uyanmadan surları yürümek istiyordum. Gece otobüsüyle geldim, Split'ten, Dalmaçya kıyısı boyunca altı saat. Otobüs terminali şehrin dışında, eski şehre inmek gerekiyor. Taksiye bindim, şoför Hırvat bir şeyler söyledi, anlamadım, gülümsedim, o da gülümsedi. Pile Kapısı'nda indim, surların önünde, şafak henüz sökmeye başlıyordu.
Bekleme vardı — surlar 8'de açılıyor. Üç saat vardı. Bir kafeye oturdum, kahve söyledim, bekledim. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu — fırıncılar dükkân açıyor, temizlikçiler sokak süpürüyor, kediler esniyordu. Turist yok henüz, sadece yerli hayat, sabahın sakin ritmi.
Tam 8'de kapılar açıldı. Biletimi almıştım önceden, sıra yoktu. İçeri girdim, merdivenleri tırmandım, surların üzerine çıktım. Ve nefesim kesildi. Bir yanda Adriyatik'in mavisi — derin, canlı, akılalmaz mavi. Öte yanda kırmızı çatıların denizi — terracotta kiremitler, güneşte parlayan, yüzyıllardır aynı renk. Ve ben, bu iki dünya arasında, bin yıllık taşların üzerinde.
Dubrovnik bir zamanlar bağımsız bir cumhuriyetti — Ragusa. Beş yüz yıl boyunca, Osmanlı'ya, Venedik'e, Habsburg'lara karşı özgürlüğünü korudu. Diplomasiyle, ticaretle, bazen rüşvetle, ama asla teslim olarak değil. Bu surlar sadece taş değil, iradenin anıtı. Küçük bir şehir, dev imparatorluklara karşı, hâlâ ayakta.
Surları yürümeye başladım. İki kilometre, iki saat, ama acele etmek yok. Her köşede durdum, her açıdan baktım, her detayı inceledim. Surlar on üçüncü yüzyılda başlamış inşa edilmeye, on yedinci yüzyılda tamamlanmış. Dört asır sürmüş — nesiller geçmiş, ama proje devam etmiş. Bu bir kararlılık, bu bir vizyon. Şimdiki çağda, üç yıllık projeleri bile bitiremiyoruz.
Minceta Kulesi'ne çıktım — surların en yüksek noktası, şehrin savunma kalbi. Buradan her yer görünüyor: eski şehir, liman, ada, açık deniz. Düşman gemisi buradan fark edilir, top buradan ateşlenir, şehir buradan korunurdu. Şimdi turistler selfie çekiyor — tarih eğlenceye dönüşmüş, savaş gösteri olmuş.
Game of Thrones her yerdeydi. Rehberler "King's Landing turu" satıyor, dükkânlar Westeros haritası satıyor, barlar "Dragon" kokteylli sunuyor. Dizi burada çekilmiş — Red Keep surları, Cersei'nin utanç yürüyüşü, ejderha sahneleri. HBO şehri dünyaca ünlü yapmış, turist sayısı katlanmış, fiyatlar artmış.
İyi mi kötü mü? Karışık. Bir yandan ekonomi canlanmış, istihdam artmış, şehir restore edilmiş. Öte yandan otantiklik ölmüş, yerli halk göç etmiş, her şey turist tuzağına dönmüş. Eski Dubrovnik, Ragusa Cumhuriyeti'nin mirası, şimdi bir film setinin gölgesinde. Gerçek tarih, sahte tarihle yarışıyor.
Ben Game of Thrones turlarına katılmadım. Diziye saygım var ama gerçeği tercih ediyorum. Stradun'da yürüdüm — ana cadde, mermer zemin, barok binalar, iki yüz metre uzunluğunda. 1667 depreminde şehir yıkılmış, yeniden inşa edilmiş, Stradun o dönemden kalma. Ayaklarımın altındaki taşlar parlamış — yüzyılların sürtünmesinden, milyonlarca ayaktan.
Bir kafeye oturdum, kahve söyledim. Yanımdaki masada yaşlı bir adam oturuyordu, gazete okuyordu. Hırvat bir şeyler mırıldanıyordu. "Turist?" dedi, beni fark edince. Evet, dedim. "Nereden?" Türkiye, dedim. Gözleri parladı. "Osmanlı," dedi, "beş yüz yıl komşu olduk." Tarih burada canlı, insanların hafızasında yaşıyor.
Dubrovnik'in Osmanlı'yla ilişkisi ilginçti. Savaşmak yerine anlaşmıştı — yıllık vergi karşılığında özerklik. Ticaret yolları açık kalmıştı, kervanlar geçmişti, para akmıştı. Diplomasi, savaştan daha etkili olmuştu. Belki de bu yüzden surlar bu kadar güzel — hiç kullanılmamıştı.
Öğleden sonra turist kalabalığı dayanılmaz oldu. Cruise gemileri gelmiş, binlerce insan dökülmüştü. Dar sokaklar insan seline dönmüştü, fotoğraf çekmek imkânsızdı, yürümek bile zordu. Kaçmak istedim.
Lokrum Adası'na feribot kalktı — şehirden on dakika, başka bir dünya. Feribot küçüktü, yolcular azdı, güverte serinizdi. Ada yaklaştıkça şehir uzaklaştı, gürültü azaldı, huzur arttı.
Lokrum küçük bir ada — bir saatte yürünür, ama acele etmeye gerek yok. Çam ormanları, kayalık koylar, berrak sular. Tavus kuşları her yerde — adanın sakinleri, yüzyıllardır burada. Manastır kalıntıları — Benediktenler burada yaşamış, şimdi sadece duvarlar kalmış.
Bir kayaya oturdum, suya baktım. Dubrovnik karşıda görünüyordu — surları, kuleleri, kırmızı çatıları. Uzaktan güzel, uzaktan huzurlu, uzaktan romantik. Yakından kaos, yakından kalabalık, yakından yorucu. Belki de şehirler böyle deneyimlenmeli — hem içinden hem dışından.
Gün batımını adadan izledim. Güneş surların arkasına battı, gökyüzü turuncu-pembe-mor oldu, deniz altın rengine büründü. Dubrovnik silueti karanlıkta kayboldu, ışıklar yandı, şehir bir kez daha dönüştü.
Son feribotla döndüm. Gece eski şehirde yürüdüm — kalabalık azalmış, sokaklar sessizleşmiş, taşlar ayak seslerimi yankılıyordu. Dubrovnik, Game of Thrones'tan önce de güzeldi, sonra da güzel. Ama asıl güzelliği, turist olmadan, sabahın köründe veya gecenin geç saatlerinde. O zaman surlar konuşuyor, tarih fısıldıyor, şehir size kendi hikâyesini anlatıyor.
Ve ben dinledim. King's Landing'i değil, Ragusa'yı.