Atina'ya uçakla indim — Aegean Havayolları, iki buçuk saat, bulutların üzerinden Ege'nin üzerine. Pencereden baktım: mavi deniz, beyaz köpükler, kahverengi adalar. Antik dünyanın kalbi yaklaşıyordu. Ha

Atina'ya uçakla indim — Aegean Havayolları, iki buçuk saat, bulutların üzerinden Ege'nin üzerine. Pencereden baktım: mavi deniz, beyaz köpükler, kahverengi adalar. Antik dünyanın kalbi yaklaşıyordu. Havaalanı modern, metro hızlı, şehir merkezi uzak. Yarım saat sonra Syntagma Meydanı'nda indim, başımı kaldırdım, orada gördüm: Akropolis, tepenin üzerinde, beyaz mermer, mavi gökyüzü karşısında. İki bin beş yüz yıldır orada duruyor, bekliyor.

Atina kaotik bir şehir. İlk izlenim: gürültü, trafik, borazan sesleri, motosiklet homurtuları. İkinci izlenim: grafiti, her duvarda, her köşede, bazıları sanat, çoğu vandalizm. Üçüncü izlenim: ekonomik kriz izleri — kapalı dükkânlar, kiralık tabelaları, yaşlıların yorgun yüzleri. Yunanistan 2010'dan beri çalkantıda, krizden krize savrulmuş, hâlâ toparlanıyor. Ama sonra Akropolis'i görüyorsunuz, o zaman her şey farklı. Bir ulus iki bin yıl önce bunu inşa edebilmiş, demek ki bir şeyler yapabilirmiş, yapabilir.

Sabah erkenden Akropolis'e tırmandım. Güneş henüz yumuşak, saat yedi buçuk, turistler henüz az. Biletimi önceden almıştım — internet çağında kuyruk beklemek aptallık. Girişte güvenlik, çanta kontrolü, modern dünya ritüelleri. Sonra tırmanış başlıyor. Mermer basamaklar kaygan, binlerce yılın aşınması, milyonlarca ayağın sürtünmesi. Dikkatli yürümek gerekiyor — düşmek tarihi bir utanç olurdu.

Akropolis, "yüksek şehir" demek. Her Yunan şehrinde bir akropolis vardı — savunma için, tapınaklar için, iktidar için. Ama Atina'nınki özel: Parthenon, Erektheion, Propylaia, Nike Tapınağı. Altın çağın mirası, Perikles'in vizyonu, Phidias'ın dehaşı. Burası sadece harabe değil, medeniyetin kendisi.

Propylaia'dan geçtim — anıtsal giriş kapısı, sütunlar ve basamaklar. İçeri adım attığımda nefesim kesildi. Parthenon karşımda yükseliyordu. Beyaz mermer — aslında sarımsı krem, zamanla renk değiştirmiş — Dor sütunları, üçgen alınlık. Boyutları ezici: 70 metre uzunluk, 31 metre genişlik, 14 metre yükseklik. MÖ 438'de tamamlanmış, Athena'ya adanmış, şehrin koruyucu tanrıçası.

Parthenon'un etrafında yürüdüm. Her açıdan farklı, her ışıkta farklı. Sütunlar düz görünüyor ama değil — entasis denen bir teknikle hafifçe şişkin yapılmış, gözün düz algılaması için. Zemin de düz değil — merkezde hafifçe kabarık, yağmur suyu aksın diye. Her detay hesaplanmış, her ölçü mükemmeliyete ulaşmak için ayarlanmış. Antik Yunanlılar mühendislik dehalarıydı.

— ✦ —

Erektheion'a yürüdüm — Akropolis'in kuzeyinde, daha küçük ama daha ilginç bir tapınak. Burada Karyatidler var — kadın şeklinde sütunlar, altı tanesi, başlarında sepet taşıyan. Orijinalleri müzede, buradakiler kopya, ama etkileyiciliği azalmıyor. Neden kadın sütunları? Neden bu poz? Bilmiyoruz kesin. Belki estetik, belki sembolik, belki pratik. Antik dünya sırlarını koruyor.

Tepeden Atina'ya baktım. Şehir yayılmış, beyaz binalar, düz çatılar, beton bloklar. Güzel değil — söylemek gerekiyor. Atina modern anlamda güzel bir şehir değil. Plansız büyümüş, kontrolsüz genişlemiş, estetikten yoksun. Ama sonra bakışlarınız uzaklara gidiyor: Ege Denizi'nin mavisi, Pire Limanı, Salamis Adası. Ve anlıyorsunuz: bu şehir denizle yaşamış, denizle büyümüş, denizle savaşmış. Themistokles burada donanma kurmuş, Pers'leri yenmiş, demokrasiyi kurtarmış.

Öğleden sonra Plaka'ya indim — Akropolis'in eteklerinde, labirent gibi sokaklar. Burası turistik evet, ama aynı zamanda otantik. Neoklaslk evler, çiçekli balkonlar, dar merdivenler. Tavernalar her köşede, garsonlar dışarıda, menüler İngilizce. Bir tavernaya oturdum, şarap söyledim — beyaz, Santorini üzümü, Assyrtiko. Taze, mineral, tuzlu. Ege'nin tadı.

Yunan mutfağı basitlik üzerine kurulu. İyi malzeme, az müdahale, bol zeytinyağı. Yunan salatası — horiatiki — bunun özeti: domates, salatalık, soğan, biber, zeytin, feta peyniri, kuru reyhan, zeytinyağı. Hiçbir şey pişmiyor, her şey taze, lezzetler birbirine karışıyor. Mükemmellik bazen sadeliktedir.

Salata söyledim, bekledim. Geldi: kocaman tabak, domatesler kıpkırmızı, salatalıklar yeşil, feta beyaz bir blok halinde üstte. Yağ parıldıyor, kuru reyhan kokuyor. Kaşıkla karıştırdım, çatalla yedim, ekmek bandım. Doydum, mutlu oldum. Hesap geldi: on euro. Atina ucuz — en azından Kuzey Avrupa'ya göre. Krizin tek faydası bu: turistler için uygun fiyat.

Akşama doğru Anafiotika'ya tırmandım — Plaka'nın içinde, daha da yukarıda, beyaz badanalı evler, mavi kapılar. Kiklat adalarından göç eden işçiler burayı inşa etmiş, on dokuzuncu yüzyılda, yasadışı olarak. Şimdi Atina'nın en pitoresk köşesi. Sokaklar dar, arabalar giremez, sadece kediler ve turistler. Bir duvarın dibinde oturdum, nefeslendim, şehre baktım. Güneş batıyordu, gökyüzü turuncu-pembe, Akropolis altın ışıkta parlıyordu.

— ✦ —

Gece Monastiraki'ye indim — Atina'nın en canlı meydanlarından biri. Akropolis buradan da görünüyor, ışıklandırılmış, gece gökyüzünde parlayan. Meydanda bir bit pazarı var, her şey satılıyor: antikalar, kopyalar, hediyelikler, çöpler. Pazarlık yapılıyor, sesler yükseliyor, para el değiştiriyor.

Bir bara girdim, bira söyledim — Mythos, yerel marka, hafif ve serinletici. Barda yaşlı bir adam oturuyordu, şapkası masada, gazete önünde. Konuştuk: emekli öğretmen, kriz döneminde emekli maaşı yarıya düşmüş, ama hâlâ şikâyet etmiyormuş. "Atina her şeyi gördü," dedi, "Persler yaktı, Romalılar aldı, Osmanlılar yönetti, Naziler işgal etti. Her seferinde ayağa kalktık. Bu kriz de geçer." Kadehimi kaldırdım, onun sağlığına içtim.

Gece geç saatte Syntagma Meydanı'na yürüdüm. Parlamento binası burada — eski kral sarayı, şimdi demokrasinin evi. Önünde Meçhul Asker Anıtı, evzon gardiyanları nöbette. Geleneksel kıyafetler: fistan, pabuçlar, ponponlar. Her saat başı nöbet değişimi, turist çekici bir gösteri. Ama arkasında gerçek bir anlam var: bağımsızlık savaşı, özgürlük mücadelesi, ölümler.

Yunanistan demokrasinin beşiği — herkes biliyor. Ama Atina demokrasisi bizim bildiğimizden farklıydı: kadınlar oy kullanamıyordu, köleler oy kullanamıyordu, yabancılar oy kullanamıyordu. Geriye erkek vatandaşlar kalıyordu, toplam nüfusun yüzde onu. Yine de bir başlangıçtı. Ve başlangıçlar önemli.

Atina'da son günüm Ulusal Arkeoloji Müzesi'nde geçti. Dünyanın en önemli Yunan koleksiyonu burada: Agamemnon maskesi — altın, Miken döneminden, 3500 yaşında. Antikythera mekanizması — dünyanın ilk bilgisayarı, gök cisimlerini hesaplayan, iki bin yıl önce yapılmış. Kyklad figürleri — mermer, minimalist, modern sanat gibi ama MÖ 2500'den. Saatler geçirdim, kayboldum, doydum.

Atina'dan ayrılırken metroda Akropolis'e son bir bakış attım. Tepede duruyordu, her zamanki gibi, değişmez, sabırlı. Bu şehir her şeyi görmüş: Pers istilası, Roma hakimiyeti, Bizans ihtişamı, Osmanlı yönetimi, Nazi işgali, iç savaş, askeri cunta, ekonomik kriz. Ve hâlâ ayakta. Çünkü üzerinde Parthenon var. Bir ulus bir şeyi o kadar güzel yaparsa, yok olmaz. Güzellik korur.

Uçak kalkarken pencereden baktım. Akropolis küçüldü, bir nokta oldu, kayboldu. Ama kafamda kaldı. Kalacak.