Münih'e Oktoberfest için gelmedim — çok kalabalık, çok gürültülü, çok turistik. Milyonlarca insan, devasa çadırlar, litre litre bira, sonra kusmuklarla dolu sokaklar. Hayır, teşekkürler. Ama Bavyera'nı

Münih'e Oktoberfest için gelmedim — çok kalabalık, çok gürültülü, çok turistik. Milyonlarca insan, devasa çadırlar, litre litre bira, sonra kusmuklarla dolu sokaklar. Hayır, teşekkürler. Ama Bavyera'nın bira kültürünü anlamak istiyordum, Oktoberfest'in ötesinde, yıl boyunca yaşayan o kültürü. Ve anladım ki bira bahçesi sadece bira içilen bir yer değil — bir yaşam biçimi, bir sosyal kurum, neredeyse bir felsefe.

Münih'e trenle geldim — Avusturya'dan, Alpler'in arasından geçerek. Tren penceresi bir tablo gibiydi — yeşil tepeler, karlı zirveler, ahşap evler, inekler. Bavyera masallara benziyor, klişe ama gerçek. İstasyondan çıktığımda hava serin ve temizdi, Alpler'in nefesi hissediliyordu.

İlk durak Marienplatz — şehrin kalbi, gotik belediye binası, meşhur saat kulesi. Her gün öğlen 11'de ve 12'de saat çalıyor, figürler dans ediyor, turistler yukarı bakıyor. Ben de baktım, boynum ağrıyana kadar. Sonra asıl hedefime yöneldim: Englischer Garten, İngiliz Bahçesi, şehrin yeşil akciğeri.

Bavyera'da bira bahçesi demokrasinin beşiğidir derler. Bu sözün kökeni on dokuzuncu yüzyıla dayanıyor. O zamanlar bira fıçıları soğuk tutmak için kestane ağaçlarının altına gömülürmüş. Ağaçların gölgesi serinlik sağlarmış. Sonra birileri oturup bira içmeye başlamış. Ve gelenek doğmuş. Herkes aynı masada oturuyor — işçi, bankacı, profesör, öğrenci. Sosyal sınıflar bira köpüğünde eriyor, herkes eşit, herkes sadece bir müşteri.

Englischer Garten'a girdim — New York'un Central Park'ından bile büyük, şehrin ortasında devasa bir orman. Yürüdüm, bisikletliler yanımdan geçti, koşucular ter içinde koştu, aileler piknik yaptı. Bir noktada çıplaklar gördüm — evet, çıplaklar, güneşlenen, hiç utanmayan. Almanya'da FKK — Freikörperkultur, özgür beden kültürü — yasal ve yaygın. Garip gelse de, insanlar umursamıyor.

Bira bahçesini buldum — Chinesischer Turm, Çin Kulesi, tahta bir pagoda, etrafında binlerce kişilik oturma alanı. Bir masa buldum, yerime oturdum. Garson gelmedi — burada self-servis. Tezgâha gittim, sırada bekledim. "Ein Maß, bitte," dedim. Bir maß — bir litre bira. Almanya'da bu standart boy, küçük bile sayılır. Yanında pretzel — devasa, tuzlu, yumuşak, kolum kadar.

— ✦ —

Masama döndüm. Biram cam bardakta geldi — bir litre, gerçekten ağır, tek elle taşımak zor. İlk yudum: soğuk, taze, hafif acı, hafif tatlı, köpüğü tam kararında. Bavyera birası farklı — Reinheitsgebot'a göre yapılıyor, 1516'dan kalma saflık yasası, sadece su, arpa ve şerbetçiotu. Katkı maddesi yok, kimyasal yok, sadece doğal malzemeler.

Yanımdaki masada dört yaşlı adam oturuyordu — yetmişli yaşlarda, hepsi lederhosen giymiş, geleneksel Bavyera deri pantolonu. Almanca konuşuyorlardı ama ara sıra İngilizce kelimeler duydum: "politics", "economy", "future", "crisis". Dünyayı kurtarıyorlardı, bir bira eşliğinde. Hararetli tartışıyorlardı ama kavga etmiyorlardı, birbirlerini dinliyorlardı, arada kahkahalar atıyorlardı.

Bir adam beni fark etti, göz kırptı. "Turist?" diye sordu Almanca aksanlı İngilizceyle. Evet, dedim, Türkiye'den. "Aaah, Türkiye," dedi, "güzel ülke, İstanbul, Antalya." Biliyordu demek. Sohbete dahil etti beni, arkadaşlarına tanıttı: "Bu genç adam Türkiye'den." Herkes selam verdi, bardaklar tokuştu, "Prost!" dediler, şerefe.

Bira bahçesinde yabancı diye bir şey yok. Masanız doluysa başka masaya oturursunuz, tanımadığınız insanların yanına. Ve konuşursunuz, paylaşırsınız, tanışırsınız. Bu zorla bir şey değil, doğal, organik. Bira insanları açıyor, dilleri çözüyor, duvarları yıkıyor. Belki de bu yüzden Bavyeralılar bu kadar cana yakın — asırlardır bira bahçelerinde yabancılarla oturup içiyorlar.

Yaşlı adamlarla sohbet ettim. Biri emekli öğretmenmiş, biri mühendis, biri tezgâhtar, biri çiftçi. Farklı hayatlar, farklı dünyalar, ama her Cuma burada buluşuyorlarmış, kırk yıldır. Kırk yıl, aynı masa, aynı bira, aynı dostluk. Bu bir gelenek değil, bir bağ, bir aile.

İkinci biramı söyledim. Güneş batmaya başlıyordu, ağaçların arasından altın ışık süzülüyordu, kuşlar cıvıldıyordu. Bira bahçesi yavaş yavaş doluyordu — iş çıkışı, herkes buraya geliyordu. Takım elbiseli işadamları, üniformalı işçiler, etek giyen kadınlar, şortlu gençler. Evde televizyon izlemek yerine, burada insanlarla olmak. Yalnızlık yerine topluluk, ekran yerine yüz.

Yaşlı adamlardan biri bana döndü. "Türkiye'de de böyle yerler var mı?" diye sordu. Düşündüm. Çay bahçeleri var, dedim, benzer ama farklı. Çay içiyoruz, sohbet ediyoruz, ama atmosfer farklı. "Her ülkenin kendi ritüeli var," dedi adam, "önemli olan insanların bir araya gelmesi."

— ✦ —

Üçüncü birayı söylerken durdum. Sarhoş olmak istemiyordum — bu anı hatırlamak istiyordum, berrak bir zihinle. Bunun yerine bir sosis söyledim — Weißwurst, beyaz sosis, Münih'in klasiği. Geleneksel olarak sabah yenir, öğleden önce bitmeli, ama kuralları kim takıyor? Sosisi hardalla yedim, pretzelden ısırdım, biramdan yudumladım. Mükemmel bir üçlü, mükemmel bir akşam.

Yaşlı adamlar kalktı, vedalaştılar. "Haftaya yine burada," dedi biri. Haftaya, kırk yılın bir haftası daha. Ben de kalktım, teşekkür ettim, el sıkıştım. Yabancı olarak gelmiştim, tanıdık olarak gidiyordum. Bira bahçesinin büyüsü bu işte.

Parktan çıkarken karanlık çökmüştü. Şehir ışıkları yanıyordu, tramvaylar geçiyordu, insanlar eve dönüyordu. Ben de döndüm, hafif sersem — biradan değil, deneyimden. Münih bana bir şey öğretti: topluluk önemli, bağ önemli, ritüel önemli. İnsanlar bir araya gelmeli, yüz yüze, ekran olmadan, duvar olmadan. Bira bahçesi bunu sağlıyor. Çay bahçesi de sağlayabilir. Önemli olan niyat.

Ve ben o gece, Bavyera'nın ortasında, dört yaşlı adamla bira içerek, belki de yolculuğumun en değerli dersini aldım.