Tren tam 08:40'ta kalktı. Budapeşte Keleti'nin görkemli kemerleri arkamda kaldı — o eski, yıpranmış ama hâlâ heybetli istasyon, yüz elli yılın tüm yolcularını uğurlamış o kemerler. Pencere kenarındaki
Tren tam 08:40'ta kalktı. Budapeşte Keleti'nin görkemli kemerleri arkamda kaldı — o eski, yıpranmış ama hâlâ heybetli istasyon, yüz elli yılın tüm yolcularını uğurlamış o kemerler. Pencere kenarındaki koltuğuma yerleştim, sırt çantamı ayaklarımın arasına sıkıştırdım, başımı cama yasladım. Tren yavaş yavaş hızlandı, şehir geride kaldı, önce banliyöler, sonra endüstriyel alanlar, sonra tarlalar. Ve sonra sadece Macaristan ovası, uçsuz bucaksız, dümdüz, ufukta kaybolana kadar uzanan.
Tren penceresi bir sinema perdesi gibiydi — ama bu sinema filminde hikâye yoktu, sadece manzara vardı. Manzara değişiyor ama değişmiyordu da. Sarı tarlalar, yeşil çayırlar, ara sıra bir köy, bir kilise kulesi, bir traktör. Zaman farklı akıyordu burada; saatler dakikalara dönüşüyor ya da dakikalar saatlere uzuyordu, emin olamıyordum. Tren yolculuğu zaman algısını bozuyor, sizi normal hayatın dışına çıkarıyor, bir ara boyuta sokuyor.
Tren yolculuğu, uçakla kıyaslanamaz. Uçak sizi A noktasından B noktasına taşır, aradaki her şeyi siler, bulutların üzerinde soyut bir mekânda askıya alır. Tren ise aradaki her şeyi gösterir. Her kilometre, her kasaba, her nehir. Mesafe sadece rakam değildir; mesafe, geçip giden manzaralardır, değişen ışıktır, pencerede yansıyan yüzünüzdür.
Kondüktör geldi, biletleri kontrol etti. Macar bir şey söyledi, anlamadım, gülümsedim, o da gülümsedi, damgayı bastı, gitti. İletişim bazen kelimelerden öte — bir bakış, bir baş hareketi, bir gülümseme. Yolculukta dil bariyeri sanıldığından daha az engel. İnsanlar anlaşmak istediğinde anlaşıyor, dilleri ne olursa olsun.
Karşımdaki genç çift el ele tutuşmuş, bazen fısıldaşıyor, bazen sessizce pencereye bakıyorlardı. Yirmi yaşlarında olmalıydılar, belki daha genç. Kız başını erkeğin omzuna yaslamıştı, erkek ara sıra onun saçlarını okşuyordu. Yeni âşıklar olmalıydılar — o dokunuşlardaki titreklik, o bakışlardaki yoğunluk, o yakınlıktaki merak. Her şey hâlâ keşfediliyordu, her an hâlâ bir sürpriz taşıyordu.
Ben de bir zamanlar öyle bakıyordum birine. On beş yıl önce, başka bir trende, başka bir ülkede. O zaman ben de genç âşıktım, o zaman ben de birinin omzuna başımı yaslamıştım, o zaman ben de geleceğin sonsuz olduğuna inanıyordum. Şimdi tek başıma seyahat ediyorum. Pişman mıyım? Hayır. Özlüyor muyum? Bazen. Ama özlem de bir tür zenginlik — sahip olduğunuz bir şeyi özlersiniz, hiç yaşamadığınız şeyi değil.
Tren vagonu yarı doluydu. Birkaç iş insanı dizüstü bilgisayarlarına gömülmüş, birkaç turist kılavuz kitap okuyordu, bir aile çocuklarını susturmaya çalışıyordu. Herkesin bir hikâyesi vardı, herkesin bir yere gidişi, bir geliş yeri vardı. Ama o an, o vagonda, hepimiz aynı harekette, aynı titreşimde, aynı manzaranın önündeydik. Geçici bir topluluk, birkaç saat sonra dağılacak, bir daha asla bir araya gelmeyecek bir topluluk.
Yemek vagonuna gittim. Menüye baktım — pahalı ama atmosfer için değer. Bir kahve ve bir sandviç söyledim. Garson Macarca sordu, İngilizce cevapladım, siparişi aldı. Yemek vagonu boştu, sadece köşede yaşlı bir adam gazete okuyordu. Gazete Macarcaydı, başlıkları anlayamıyordum ama fotoğraflar evrenseldi: politikacılar, futbolcular, felaketler. Dünya her yerde aynı sorunlarla boğuşuyor, sadece diller farklı.
Kahvem geldi. Sıcak, güçlü, acı. Macar kahvesi, Türk kahvesine benziyor — Osmanlı etkisi hâlâ hissediliyor bu coğrafyada. Kahveyi yudumlarken pencereden dışarı baktım. Tuna Nehri belirdi, geniş ve yavaş, güneşte parıldayan. Bu nehir, Budapeşte'den geçmişti, Viyana'ya akacaktı, sonra Slovakya, Macaristan, Sırbistan, Romanya, Karadeniz'e dökülecekti. Bir nehir, on ülke, bin şehir, milyon hikâye.
Nehirler sınır tanımaz. Dağlar bölünebilir, çöller paylaşılabilir, ama nehirler akar, ülkeleri birbirine bağlar, suyunu herkesle paylaşır. Belki de bu yüzden uygarlıklar nehir kıyılarında doğdu — su, hayatın kaynağı, birlikteliğin simgesi.
Sınıra yaklaşırken tren yavaşladı. Macaristan-Avusturya sınırı — bir zamanlar Demir Perde'nin geçtiği yer, bir zamanlar kaçmanın ölüm demek olduğu yer. Şimdi Schengen alanı, pasaport kontrolü yok, gümrük yok. Tren yavaşladı, hızlandı, geçtik. Bir tabela gördüm: "Willkommen in Österreich." Avusturya'ya hoş geldiniz. Manzara pek değişmedi. Aynı tarlalar, aynı ağaçlar, aynı gökyüzü. Sınırlar insanların çizdiği hayali çizgiler; doğa onları tanımıyor. Bir ağaç için Macaristan ve Avusturya aynı toprak, aynı güneş, aynı yağmur.
Ama insan dünyası farklı. Sınırın öbür tarafında tabelalar Almanca, para euro, tren daha sessiz. Avusturya daha zengin, daha düzenli, daha "Batılı." Aynı Avrupa ama farklı Avrupa'lar. Tarihin mirası, ekonominin getirisi, politikanın sonucu. Bir sınır, iki dünya. Ya da belki bir dünya, iki bakış açısı.
Viyana'ya yaklaşırken şehir silüeti belirdi. Önce endüstriyel alanlar, depolar, fabrikalar. Sonra banliyöler, toplu konutlar, bahçeli evler. Sonra şehir merkezi, tarih, ihtişam. Stephansdom'un sivri kulesi, gökyüzünü delen bir iğne gibiydi — gotik bir hançer, sekiz yüz yıldır aynı yerde, aynı açıyla göğe uzanan.
Dört saat ne kadar kısa geçmiş. Ya da uzun. Emin değilim. Trenin içinde zaman farklı akıyor, normal ölçüler geçerli değil. Bazen bir saat bir gün gibi geliyor, bazen bir gün bir saat gibi. Her şey o anda ne hissettiğinize, ne düşündüğünüze, neye baktığınıza bağlı. Sıkılırsanız zaman yavaşlar, kendinizi kaptırırsanız uçar gider.
Genç çift kalktı, bavullarını indirdi. Kız erkekten bir öpücük çaldı, erkek gülümsedi. Onları izlerken içim burkuldu — mutlu insanları izlemek bazen acıtır, ama bu tatlı bir acı, nostalji ve umut karışımı. Onlar da bir gün benim yaşıma gelecek, onlar da bir gün tek başına tren yolculuğu yapacak. Ya da belki yapmayacak, belki birlikte yaşlanacak, belki o el ele tutuşma ömür boyu sürecek. Kim bilebilir? Hayat, olasılıkların sonsuz oyunu.
Tren yolculukları bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatır: yolculuğun kendisi de bir varış noktasıdır. Varmak önemli değil, yolda olmak önemli. Çünkü hayat da bir tren yolculuğu — başlangıcı belli, sonu belli, aradaki her şey belirsiz. Ve güzellik tam da o belirsizlikte gizli.
Wien Hauptbahnhof'a girdik. Yeni istasyon, modern, cam ve çelik, eski Viyana'nın aksine. Tren durdu, kapılar açıldı, insanlar döküldü. Ben de kalktım, çantamı sırtladım, indim. Peronda durdum, etrafıma baktım. Viyana'nın havası farklıydı — Budapeşte'den daha soğuk, daha kuru, bir parça aristokrat. Kahve ve pastane kokusu — ya da öyle hayal ettim.
Yürürken düşündüm. Dört saat önce Budapeşte'deydim, şimdi Viyana'dayım. İki yüz elli kilometre, dört saat, iki başkent. Arada ne oldu? Manzara geçti, düşünceler aktı, anılar canlandı, gelecek hayaller kuruldu. Trenler gelip geçer, manzaralar değişir, yolcular ayrılır. Ama yazılanlar kalır. Ve ben yazıyordum — not defterime, telefonuma, hafızama. Çünkü yazmak, yaşananları kalıcı kılmanın tek yolu. Fotoğraflar solar, videolar silinir, ama kelimeler sürer. Kelimeler her okunduğunda yeniden canlanır, her okuyucunun zihninde yeniden yaratılır.
Viyana beni bekliyordu — kafeleri, müzeleri, parkları, hayaletleriyle. Ama önce bir kahve. Her yeni şehre bir kahveyle başlıyorum, bir tür ritüel, bir tür selamlama. Kahve içerken şehri kokluyorum, gözlemliyorum, hissediyorum. Ve sonra adım adım keşfe çıkıyorum. Acele yok. Trenler gelip gidecek, başka şehirler bekleyecek. Ama bu an, bu şehir, bu kahve — bunlar şimdi. Ve şimdi, sahip olduğumuz tek şey.