Brüksel'e bir gün kalmaya geldim, üç gün kaldım. Plan değişti — çikolata dükkanlarından çıkamadım. Her köşede bir tanesi var, her tanesi farklı, her biri "en iyi" olduğunu iddia ediyor, her biri haklı
Brüksel'e bir gün kalmaya geldim, üç gün kaldım. Plan değişti — çikolata dükkanlarından çıkamadım. Her köşede bir tanesi var, her tanesi farklı, her biri "en iyi" olduğunu iddia ediyor, her biri haklı olabilir çünkü hepsini denedim ve hepsi muhteşemdi. Belçika çikolatası bir kategori değil, bir evren. Ve ben bu evrenin içinde kayboldum.
Gare du Midi'den çıktığımda yağmur yağıyordu — tipik Brüksel havası, gri gökyüzü, ince çisenti, ıslak kaldırımlar. Şemsiyemi açtım, yürümeye başladım. Brüksel ilk bakışta sıradan görünüyor — modern binalar, trafik, ofis işçileri. Avrupa Birliği'nin merkezi, bürokratların şehri. Ama içine girince farklı, katmanlar açılıyor, sürprizler çıkıyor.
Grand Place'e vardım ve durdum. Avrupa'nın en güzel meydanlarından biri, belki en güzeli. Gotik ve Barok binaların çevrelediği, altın yaldızlı bir mücevher kutusu. Belediye binası, lonca evleri, kralın evi — hepsi işlemeli, süslü, gösterişli. Yağmur yağıyordu, kaldırımlar parlıyordu, binalar suda yansıyordu. Victor Hugo "dünyanın en güzel meydanı" demişti, haklıydı.
Belçika paradokslar ülkesi. Küçücük ama üç resmi dil var — Flemenkçe, Fransızca, Almanca. Siyasi krizler bitmiyor, hükümet kurulamıyor, ama hayat sürüyor. Yağmur hep yağıyor ama insanlar gülümsüyor. Bira dünyaca ünlü ama sarhoşluk ayıp. Çikolata her yerde ama obezite az. Paradokslar ülkesi, ama paradokslar içinde denge bulmuş.
İlk çikolata dükkânına girdim — Neuhaus, pralin'in mucidi, 1857'den beri. Vitrin bir sanat galerisi gibiydi — pralinler dizilmiş, her biri minyatür heykel. İçeri girdim, koku çarptı — kakao, vanilya, fındık, bir parça kahve. Bir kutu aldım, çeşitli, on beş parça. Dışarı çıktım, bir köşede durdum, kutuyu açtım. İlk pralin: bitter çikolata kabuğu, içinde fındık kreması, üzerinde ince tuz taneleri. Gözlerimi kapattım, çiğnedim, erittim. Mükemmel.
Godiva'ya girdim, Pierre Marcolini'ye girdim, Leonidas'a girdim. Her dükkân farklı bir felsefe — biri geleneksel, biri modern, biri lüks, biri halk için. Hepsinden aldım, hepsini denedim, hepsini karşılaştırdım. Notlar tuttum — ciddi bir araştırma, bilimsel bir çalışma, çikolata doktorası.
Öğle vakti bir waffle yedim — Brussels waffle, Brüksel usulü, hafif, çıtır, dikdörtgen şeklinde. Liège waffle'dan farklı, o daha yoğun, daha şekerli, yuvarlak. Brussels versiyonu sade, üzerine pudra şekeri, yanında sıcak çikolata. Tezgâhtan aldım, ayakta yedim, yağmur altında, şemsiyeyi bir elimle tutarak. Kalori saymayı bırakmıştım — tatilde kalori saymak günah.
Manneken Pis'i gördüm — ünlü çiş yapan çocuk heykeli, Brüksel'in sembolü. Beklediğimden küçüktü, sadece 61 santimetre. Etrafında turist kalabalığı, herkes fotoğraf çekiyor. Turist tuzağı mı? Belki. Ama aynı zamanda Belçikalıların kendileriyle dalga geçme kapasitesinin sembolü. Yüzyıllardır bu heykele kostümler giydiriyorlar — Elvis kıyafeti, astronot giysisi, futbolcu forması. Şu an yaklaşık bin kostümü varmış, müzede sergileniyormuş.
Dişi versiyonu da var — Jeanneke Pis, aynı pozda bir kız. Ve köpek versiyonu — Zinneke Pis, bacağını kaldırmış bir köpek. Brüksel bir heykeli alıp seriye çevirmiş, bu da bir tür deha.
Bazı şehirler kendilerini ciddiye alır — Paris, Roma, Viyana. Bazıları ise kendileriyle dalga geçer — Amsterdam, Brüksel. İkinci kategori daha sempatik geliyor bana. Çünkü bir şehir kendini fazla ciddiye alınca, ziyaretçileri de ciddiye almayı bekliyor. Ama kendisiyle dalga geçen bir şehir, size de gülme izni veriyor.
Öğleden sonra Belçika bira kültürünü keşfettim. Dünyada en çok bira çeşidi Belçika'da — bin beş yüzden fazla. Abbey biası, Trappist birası, lambic, kriek, wit, saison... Her birinin tarihi, hikâyesi, içme ritüeli var. Bir bira barına girdim, menü kitap kalınlığındaydı. Garsondan tavsiye istedim: "Yeni misiniz? O zaman bir Chimay Blue ile başlayın." Başladım. Karanlık, güçlü, meyve aroması, bir parça bitter. Bira değil, şarap gibi.
İkinci bira: Delirium Tremens — pembe fil etiketli, ünlü, güçlü. Üçüncü bira: Kriek — kiraz aromalı, ekşi, tatlı, garip ama güzel. Dördüncü birada durdum — hâlâ gündüz ve hâlâ gezmem gereken yerler vardı.
Son gün Atomium'a çıktım — 1958 Dünya Fuarı'ndan kalma, dev bir demir molekülü, 165 milyar kez büyütülmüş. Dokuz küre, birbirine borularla bağlı, en üst kürede seyir terası. Yüksekliği 102 metre, parlak alüminyum kaplama, gece ışıklandırması ikonik.
İçine girdim, asansörle en üste çıktım. Brüksel ayaklarımın altında yayılıyordu — gri gökyüzü, yeşil parklar, kırmızı çatılar, modern kuleler. Tarih ve modernlik iç içe, her şehir gibi ama Brüksel'de bu karışım daha belirgin. AB binaları uzakta parlıyordu — Avrupa'nın kalbi, bürokrasinin merkezi.
Atomium 1958'de geçici olarak inşa edilmiş, fuar bitince yıkılacakmış. Ama halk sahip çıkmış, kalıcı olmuş. Şimdi yıllık milyonlarca ziyaretçi alıyor. Bazen geçici olan kalıcı oluyor, bazen de kalıcı olan unutuluyor. Tarih garip.
Trene binerken pencereden son kez Brüksel'e baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu, insanlar hâlâ yürüyordu, çikolata dükkanları hâlâ açıktı. Üç gün boyunca ne kadar çikolata yediğimi hesaplamaya çalıştım, bıraktım. Bazı şeyleri saymamak daha iyi.
Brüksel bana bir şey öğretti: küçük şeylerden zevk almak. Bir pralin, bir waffle, bir bira. Büyük anıtlar, müzeler, tarihî yerler güzel ama asıl hazlar küçük. Ve Belçikalılar bunu biliyorlar — küçük ülkelerinde, yağmurlu havalarında, paradoks dolu siyasetlerinde, küçük hazları büyütmüşler.